Sen Fasching mi kutluyorsun?  

Almanya‘da bugün karnaval kutlamaları sona erdi.

Bugün Aschermittwoch.

Bir çok kişi bugünden itibaren Ostern’a (paskalya) kadar oruç tutacak.

Kimi et yemeyecek, kimi çikolata.

Kimi alkolden uzak duracak, kimi şekerli içeceklerden.

Kimileri ise sosyal medyadan ayrılacak.

 

Karnaval döneminde neler oldu? 

İşyerinde başladım karnaval kutlamaya.

Grup çalışması yaptığım kadınlara karnavalı anlattım.

Meğer hiçbiri bilmiyormuş detayları.

Sadece kostüm giyildiğini biliyorlar.

 

  

İlk karnaval kutlamalarına kızımın yaşlarında (4-5 yaşlarında) katıldım.

Babamın güreş kulübünde.

Her anı hatırlamasam da annemin eliyle ördüğü beyaz etek ve kazağı hatırlıyorum.

Hem kardeşimin üzerinde, hem de benim.

Sanırım bizim kostümümüz oydu.

Gözümün önüne geliyor bir sahne:

Salonda müzik çalıyor.

Çevremdeki insanlar gülümseyerek birbiriyle konuşuyor.

Gülümseyenlerden biri de babam. 

Biz çocuklar sandalyelerin etrafında dönüyoruz.

Bir de kendi etrafımda dönüyorum.

Eteğim dönsün diye.

Müzik durduğunda sandalye kapıyoruz.

Hiç kostüm giymesem de kızımın kostümlerine olan ilgim buradan geliyor belki de. 

Yeter ki o etek dönsün.

 

Kinderfasching 

“Mümkünse evden çıkmak istemiyorum” dediğim bir dönemde karnaval geldi.

Önce günlerce “Çocuklarla kutlamaya gitsek mi, gitmesek mi” diye düşündüm.

Oğlumun gelmeyeceği zaten belliydi.

Kızım ise kostüm giymeyi, kostüm giyen arkadaşlarıyla dans etmeyi seviyordu.  

Kızımı Kindergarten’den aldım.

Kutlamanın yapılacağı salona yürürken içimden geçen ses:

“Eve gidelim dese de eve gitsek.”

Girdik içeri.

Kapıda oturan amcayı gördüğümde yanımda para olmadığını hatırladım.

Hiçbir zaman yanına para almayan biri olarak önce kendime kızdım:

“Yanında para taşımayı öğren artık”

Sanırım bu öğrencilikten kalma bir alışkanlık.

İnsan o kadar alışıyorki cüzdanının boş olmasına.

Diğer yandan Paypal ve banka kartıyla ödemek bana daha pratik geliyor.

O an eşimi arayıp ‘Bize para getir’ derken arkadaşım Diana ile gözgöze geldim. Hemen kalktı ayağa.

Bana para verdi.

İçeri girdik, yer yok.

Oğlu dans pistinde olduğu için onun yerine oturttu beni.

Kına gecelerine geç gelip çocukların yerini kapan teyzeler gibi hissettim kendimi.

O da kına gecelerine erkenden gidip sandalyeleri  çanta ve ceketlerle dolduran teyzeler gibi kutlamaya başlama saatinden 30 dakika önce gelmiş. 

Hemen aç olup olmadığımızı sordu.

Yanımda para olmadığını bildiği için “Yemekleri birlikte alırız” dedi.

Bu anı yaşamak, bana bir kez daha farklı kültürlerle ilişki kurmanın hiç de zor olmadığını hatırlattı.

İstese beni görmemezlikten gelebilir,

uzaktan el sallayıp kalkmayabilir,

borç vermeyebilir,

yanındaki sandalyeyi çocuğuna ayırmaya devam edebilir,

kendi imajını düşünüp başörtülü bir kadınla yanyana oturmak istemeyebilir, 

yemeğimi ödeme teklifinde bulunmayabilirdi.

Sonuçta çocuklarımız üzerinden tanışmıştık.

Kindergarten’den ayrılan çocuklarımızla birlikte yollarımız da ayrılabilirdi. 

Ama o irtibatımızın kopmaması için sürekli mesaj yazıp “Bu hafta görüşelim mi?” demeye devam etti.

Bu şekilde ilişkimiz altı seneyi devirdi.

 

Para konusunda „Arkadaşsınız olacak o kadar“ diyeceksiniz belki de. Geçmiş senelerde bu motivasyonla verdiği borçları geri alamamış biri olarak “Bir zahmet böyle arkadaşlık olmasın” diyeceğim bu sözünüze. Herkes borcunu ödesin:) 2 Euro bile olsa. Zor durumda istenen para başka, karşı tarafın ısmarladığı kahve başka, karşılıklı sırayla ödenen hesaplar başka. 

 Masaya oturduğum gibi verdiği borcu Paypalla ödedim.

Önce 2 Euro. 

Sonra içecek için yeniden 2 Euro.

“Du bist einfach zu digital” (Çok dijitalsin) dedi bana.

 

Arkadaş kedi olmuş. 

Diğer anneler ise aslan, kaplan. 

“Ben kostüm giymedim. Yeterince dikkat çekiyorum zaten başörtümle” dedim, güldüler.

Yine koca salonda tek başörtülü kadın bendim.

Ama kendimi hiç tuhaf hissetmedim. 

Kimse somurtmadı.

Kimse “Bunun ne işi var burda” der gibi bakmadı.

Zaten bir çok aileyi spor kulüplerinden, müzik okulundan, Kindergarten’den tanıyordum.

Sadece gülümseyen ve birbiriyle iletişim kuran yüzler gördüm.

İnsan yaşadığı yerde ne kadar çok ortamlara girip çıkıyor, ne kadar çevresiyle iletişim kuruyorsa o kadar oralı oluyor aslında.

Ve ne kadar oralıysa o kadar sosyal hayata dahil oluyor.

Çünkü girip çıkacağı yerlerde tek başına bir masada oturmayacağını biliyor. 

Ki tek başına da oturabilmeli insan.

Çocuklar pistte sahne gösterilerini izledi, biz ise dakikalarca sağlıklı beslenme, spor, sosyal aktivite ve okul muhabbetleri yaptık. Bir ara dans hakkında konuştular. Pek ilgi alanıma girmediği için onlar konuştu ben dinledim, dans kültürüm gelişti. 

Sonra dans pistine çıkıp kızımla arkadaşlarını izledim.

Sık sık evimize gelen kızlar hepsi.

Kindergarten’de son seneleri.

Bazı kızlarla ayrılacak yolları.

Bazılarıyla bir kaç sene daha devam edecekler birlikte olmaya.

Sonra?

Acaba nereye kadar devam edecek arkadaşlıkları?

Çevremde herkes “Ergenliğe kadar” diyor.

“Sonra kendileri gibi insanlar arayacaklar çevrelerinde” diyorlar.

“Kendileri gibi” olan gençler nasıl gençler olacak? 

Acaba çokkültürlü ve çokdilli yetişen gençler mi “Kendileri” gibi olacak yoksa Türkçe konuşan Müslüman gençler mi?

 

Acaba bizim yaşımıza geldiklerinde ne hissecekler?

Nasıl hatırlayacaklar bu günleri?

Ben hala kendimi 5 yaşında dans pistinde diğer çocukların koluna girmiş bir çocuk gibi hissediyorum. Farklı din ve kültürlerle iletişim kurduğumda hayatta kalıyorum. Ama ne zaman yaşadığım ülkenin kültürel etkinliklerime dahil olsam Müslüman çevremden birileri çıkıp “Sen Fasching mi kutluyorsun?”, “Sen Halloween mi kutluyorsun?”, “Sen Weihnachten mi kutluyorsun?” diye soruyor.

Ben insan ilişkilerimi kutluyorum. 

 

Betül Özdemir

www.meryemundmaria.de

 

“Biz Halloween kutlamıyoruz”

“Biz Halloween kutlamıyoruz” Haftaya Halloween. Yine her yerde karşıma kötü kötü bakan kabaklar, iskeletler, hayaletler çıkıyor. Çevremde birkaç aile büyük Halloween partilerine hazırlanıyor.   Bizim Halloweenle yıldızımız hiç barışmadı. O yüzden hiç hazırlık yapmadım. Taa ki iki sene öncesine kadar… Halloween’de zil çaldı. Kapıda duran iki kız: “Süßes oder Saures?” Allahım ne vericem şimdi ben bu çocuklara? Evinde pek şeker çikolata bulundurmayan biri olarak artık ne bulduysam verdim. Oysa kapımızda da bir kabak da yoktu. Sonra anladımki, bizim sokakta kimsenin kapısında kabak yokmuş. Ne yapsın çocuklar, kabak olsa da olmasa da zile basacaklarki şeker toplayabilsinler.     Oğlum okula başlayınca Halloween’de kapı kapı gezildiğini öğrendi. İkinci sınıfta o da arkadaşları gibi şeker toplamak istedi. Kostümünü giydi ve çıkmadan şöyle dedi: Ama anne ayıp değil mi zile basıp şeker istemek?   Kardeşiyle tek başına gitmeye cesaret edemeyince “Aa bakın teyzeniz gelmiş. Hadi teyzenizle gidin.” dedim. Kendim gitmek istemedim. Sanırım kendim gibi hazırlıksız, mahcup olacak bir komşuyla karşılaşmaktan çekindim. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Pek çok komşu hazırlıksız yakalandığını söylemiş. Hatta bir komşumuz şöyle demiş: “Biz Halloween kutlamıyoruz.”   Aaa dedim bu ben. Yani iç sesim. Ben kapıya gelen çocuklara bunu demesem de diyenler varmış. Komşum Müslüman değil. Göçmen kökenli değil. Yaşlı da değil. Çocukları 6. ve 1. sınıfta olan bir baba. Çok yakından tanımıyorum kendisini. Sadece akademik başarılarından haberim var. Profesör olmak üzere. Çocukları olmasına rağmen dahil olmuyorlar Halloween kutlamalarına. İstese bir paket şeker alamaz mıydı o akşam? Alırdı. Ama kökten çözüyor meseleyi. “Biz Halloween kutlamıyoruz” ne demek? Önümüzdeki senelerde de kapımıza gelmeyin demek 🙂 Kaba mı? Değil bence. Çünkü herkes herşeyi kutlamak zorunda değil. Çocukların bunu görmesi de iyi oldu. En azından “Biz neden Weihnachten (noel) kutlamıyoruz?” sorusuna verdiğim “Çünkü herkes herşeyi kutlamıyor” cevabının pratikteki versiyonunu görmüş oldular.   Her ne kadar Halloweenci bir anne olmasam da geçen sene zile basacak çocuklara hazırlık yaptım. Sadece iki çocuk geldi. Bizim sokağın yarısı yaşlı, yarısı ise çocuklu. Çocuklu aileler ya Halloween kutlamıyor ya da o akşam evde değiller.   Bu sene ise özel paketler hazırlamadım. Marketten üzerinde kabak resmi olan çubuklu çikolata aldım.   Halloween’de oğlum sınıf arkadaşının evindeki partiye davetli. Kızım ise haftasonu Kindergarten arkadaşlarının gideceği partiye gidecek. Çocuklar küçükken kararı ben veriyordum. Ama artık onlara soruyorum. „Kostüm giymek istiyor musun?“ “Arkadaşın davetiye gönderdi. Partiye katılmak istiyor musun?” “Arkadaşların sokakta şeker toplayacakmış. Sen de toplamak istiyor musun?”  Her ne kadar Halloween’i sevmesem de, çocukların Halloween dönemine eşlik ediyorum.   Halloween’i neden sevmiyorum? Çünkü benim için hiçbir anlamı yok. Halloween geleneği inancımla örtüşmüyor.    Çünkü kaldıramıyorum. Başım ağrıyor kokular, görüntüler, sesler birbirine karışınca. Kalabalıktan baş ağrısıyla ayrılıyorum.   Çünkü kostüm almaktan bıktım. Şimdiye kadar Fasching’de kostüm alıyordum çocuklara. İki senedir Halloween çıktı bir de başıma:) Oğlum hala çirkin sembolleri sevmediği için Fasching’de giyebileceği kostümler giyiniyor Halloween’de. Geçen sene Spiderman kostümü giydi, bu sene de Power Ranger kostümü giyecek.    Çünkü jelatinli şekerleri ayırmaktan bıktım. Geçen sene topladıkları şekerleri önce koltuğa döktürler. Yiyemeyecekleri şekerleri ayırdık. Yerine dolaptan alternatifler koydum.   Çünkü semboller çok çirkin.   Bilinçaltıma çirkin görüntüler yerleştirmek istemiyorum. Mesela şuan gözlerimi kapattığımda çirkin çirkin bakan bir kabak görüyorum. Çünkü günlerdir çirkin Halloween süslerini izliyorum sağda solda. Oysa gözlerini kapattığında denize vuran güneş ışığını izleyen, dağlara kollarını açan, şelale seslerini dinleyen, bedenime çarpan rüzgarı hisseden biriyim. Yaşam kaynaklarımla olan bağımın farklı görüntülerle zedelenmesini istemiyorum.   Süslenmek üzere ziyan edilen kabaklar canımı acıtıyor. Halloween dekorlarını bir kutuya kaldırıp her sene kullanan insanlar olsa da çevremde, her sene yeni alanlar da çok. Eskiler nereye gidiyor? Çöpe atılmadığını ümit ediyorum.   Kul hakkında girildiğini düşünüyorum. Herkesin dahil olmadığı bir kutlamaya herkes dahil ediliyor. Arabaları ketçap mayoneze bulamak kul hakkı. Birbirini korkutmak kul hakkı. Oğlum 4 yaşındayken gezmeye gittiğimiz şehirde Halloween kutlayanlar sokaktaydı. Yanımızdan geçen Scream maskeli biri eğilip oğlumu korkutmuştu. Ağlayınca çok öfkelenmiştim. Bu nasıl bir eğlence şekli?   ****   Çocuklar Halloween’in gerçek manasını henüz bilmiyor. Birçok çocuğun da bildiğini düşünmüyorum. Zamanla öğrenecek ve Allah’a inanan insanlar olarak kendimizi kostüm giyerek hasbi ruhlardan korumadığımızı anlayacaklar. Şuanda onları çeken şey, 1) Arkadaşlarıyla eğlenmek 2) Şeker, çikolata toplamak   Bazı anne babalar bu tarz alışkanlıkların çocuklarına zarar verdiğini düşünüyor. Bazı anne babalar ise sadece eğlence olarak görüyor. Herkes farklı düşünüyor Halloween hakkında. Herkes farklı kararlar alıyor. Çokkültürlü, çokdinli, çokdilli bir toplumda yaşıyoruz. Çokkültürlü yetişmiş aileler baskın bir kültürle yetişmiş aileler tarafından yargılanmamalı. Baskın bir kültürle yetişmiş ailelerin korkuları çokkültürlü aileler tarafından ayıplanmamalı. Almanya’da sosyalleşmiş Türkiye kökenli insanlar, Türkiye’de sosyalleşmiş insanlarla kıyaslanmamalı. Birbirimizin yaşam tarzlarına ve tercihlerine saygı duymak zorundayız. Kutlamak isteyen kutlasın, kutlamak istemeyen kutlamasın.   UPDATE! Bugün 31 Ekim 2023  Çocukların Halloween kutlamaları bitti.  Neler oldu bu akşam? Oğlum ve kızım Power Rangers kostümleri giydi. Oğlum 17’de arkadaşının evindeki partiye gitti.  Parti yapan annenin ricası üzerine Halloween kurabiyeleri hazırladım çocuklara. Oğlum döndüğünde önce evde oyun oynadıklarını, sonra yolda yürüyüş yaptıklarını anlattı. 12 çocuk, 4 yetişkin. Zile bastıkları pek çok ev şekerlerin bittiğini söylemiş. Pek şeker toplayamamışlar. Yolda korkunç kostümlü yetişkin insanlar görmüş. Eve geldikten sonra odasında tek başına yatmak istemedi. Halloween’in en sevmediği kısmı korkunç kostümlermiş.  Benim de.. Kalan bir kaç kurabiyede de sanatsal çalışmalar yaptım:) Kızım çok sevdiği bir arkadaşını davet etti. Babasıyla birlikte geldiler. İki kız ve babalar çıktılar dışarı. Bu kez bizim sakin sokakta değil, hareketli sokaklarda yürümüşler. Bir sürü şekerle döndüler eve.  Döktük bütün şekerleri masaya. Jelatinlileri ayırdık. Geriye neredeyse üçte biri kaldı. Fotoğrafı Whatsapp’de paylaştım. Bir kaç anne ‘Biz de ayırdık jelatinlileri, geriye hiçbir şey kalmadı’ yazınca, bir anneye şöyle yazdım: Seneye arabayla Müslüman ailelere götürücem çocukları.  Bazı konularda çözüm yolu bulmalıyız.  Çocuklarımız Halloween’de şeker toplamak istiyorlarsa toplasınlar.  Ya her sene eve getirdikleri şekerleri ayırmakla uğraşacağız ya da Halloween’e dahil olan Müslüman çevremizin zilini çalacağız. En azından çocukların poşetlerine yiyebilecekleri şeker, çikolatalar girmiş olur. En azından her sene jelatinli şeker ayırmak ve çocuklara tekrar tekrar “Bunu yemiyoruz. Bunu da yemiyoruz. Bunu da, bunu da, bunu da yemiyoruz.” demekten kurtuluruz.  Kızım şekerlerle eve geldikten sonra Halloween heyecanı bitti. Hemen çıkartmak istedi kostümünü. Misafir kızımız zaten kostüm giymemişti. Onunla oyun oynadılar. Jelatinli şekerleri koymuşlar kapının önüne. Üzerine bir not yazmış misafir kız. Bir süre gelecek çocukları beklediler. Ama kimse gelmedi 🙂  Giderken jelatinli şekelerini yanında götürdü. Sınıfında arkadaşlarına

Weiterlesen »

“Entegre olmamız lazım”

“Entegre olmamız lazım”   Almanya’ya 20 sene önce göçmüş bir anneyle toplumsal konuları konuşuyorduk. Farklı inançlar, farklı diller, farklı kültürlere mensup ailelerde yetişen çocukları,  toplumda kabul gören ve görmeyen noktaları konuşurken  “Entegre olmamız lazım” dedi.  “Birlikte yaşamayı öğrenmemiz lazım.” dedim.   Hepimiz bir yerlerde karşılaşıyoruz bu terimle. Herkes farklı hissediyor, farklı yorumluyor. Benim için pek de bir şey ifade etmiyor “Entegrasyon” Bürokratik işlerini tek başına halledebilen biri entegre olmuştur Almanya’ya. Müslüman olmak, Göçmen kökenli olmak, Başörtüyle sokağa çıkmak, Çocuklarla Türkçe konuşmak, Çocuklara mantı, sarma yedirmek,   Weihnachten (noel), Ostern (Paskalya) kutlamamak, İnandığın değerleri yaşamak entegrasyona engel değil.   Arkadaş seçimi, ortam seçimi, yemek seçimi ise kişisel tercihler. “Entegrasyon” dayatmasıyla yapılabilecek tercihler değil. Türkçe konuşan insanlar Türkçe konuşan insanların arasında kalıyorsa,  o ortamlarda Türk mutfağından yemekler pişiriliyorsa,  onları entegre olmamakla suçlamak yerine,  seçimlerini anlamaya çalışmak gerekiyor. Belki de dikkate alınmadıkları için girmiyorlar farklı ortamlara. Belki de ortamlar yeterince renklenmediği için. Belki de soru cevaplamaktan bıktıkları için.   Bir tanıdığım anlatıyor. Müslüman değil kendisi. Büyük bir program yapmışlar yaşadıkları yerde. Dernek çorba hazırlamış davetlilere. Çorbanın içinde tavuk olunca Müslüman misafirler yememiş. Dernekteki arkadaşlara “Bu çorba tavuksuz olmuyor muydu?” demiş. “Madem bir arada yaşamak istiyoruz, birbirimizi dikkate almak zorundayız” dedi. Onun gibi düşünen pek çok insan olsa da toplumda, düşünmeyen de hayli fazla.   Bu durumda geriye üç seçenek kalıyor: 1) Dikkate alınmadığın ortamlardan uzaklaşmak. 2)Dikkat çekmeyen konuların dikkat çekmesini sağlamak. 3)Ortama uyum sağlamak.   Ben ikinci seçeceği seçen birçok kişiden biriyim. Girip çıktığım her ortamda dikkat çekmeyen konuları gündem ediyorum. Gündem ettikten sonra hala önemsenmiyorsa gitmiyorum. Ama genelde önemseniyor.   Neler önemsendi şimdiye kadar? Beslenme şeklimiz Çocuklar 3 yaşından beri arkadaşlarının doğumgünlerine katılıyor. İlk davette açıkladım beslenme şeklimizi. Sadece domuz eti yemediğimizi ve alkol kullanmadığımızı düşünen pek çok kişi bu şekilde “Helal beslenme” ile tanıştı.   Namaz vakti Oğlumun arkadaşlarının anneleri her hafta akşam namazı vakti evde buluşmak istiyordu. Önce saatini değiştirmeye çalıştım. Olmadı. Sonra açıkça dedim ki: Ben bu saatte namaz kılıyorum. Ya sizin evinizde de namaz kılıcam ya da biz kışın katılamayız bu buluşmalara. Arkadaş “Nerede istersen kılabilirsin” dedi.    Ramazan Ayı Aslında Ramazan ayını evinde sakin geçirenlerdeniz.   Ama çocuklar için olabildiğince gündem ettim Ramazan’ı sosyal medyada, Kindergarten’de ve okulda..  Çok da olumlu geridönüşümler aldım. Diğer yazılarda anlattığım için tekrar anlatmıyorum.        Mahremiyet Bir arada geçirdiğimiz vakitlerde çocuklar WC’ye girdiğinde kapıları açabiliyor, birbirlerinin yanında pantolonlarını indirebiliyordu. Her anneyi bu durum rahatsız etmese de ben fikrimi söyledim: Tuvaletin kapısını açmayın lütfen. Bu şekilde oyun oynanmaz.   Bazı tercihlerimi anlamakta güçlük çeken arkadaşlar bazen “Çok baskı yapmıyor musun?” dediler. “İki yaşından önce çocuğuna şeker vermemek de baskı o zaman. Altı aylık bebeğe dondurma versen yer. Ama vermiyoruz. Öğle yemeği yerine cips yemek isteyen çocuğumuza da cips vermiyoruz. İlerde kendi tercihlerini kendi yapacak. Ama şuan annesi olarak yaşam tarzımızı öğretiyorum. Bize de ailelerimiz öğretti. Demekki baskı yapmamışlarki biz hala önemsiyoruz böyle şeyleri.“ İslami konular nadiren masamıza konu oldu.  Ben ilgisiz davranınca çok uzamadan kapandı. Genelde iş hayatımızı, dünya ve Almanya gündemini, ortak değerleri, çocukların hayatlarında olan şeyleri konuşuyoruz.   Bazen göçmen kökenli olmak, Müslüman olmak insanın içinde “Kendimi anlatmalıyım” duygusu oluşturuyor. Kimse kimseye kendini anlatmak, sorulan soruları cevaplamak zorunda değil. Karşılıklı oluyorsa olabilir.   Kimse bir başkasının yaptığı hatanın yükünü üzerine alıp “Aslında biz Müslümanlar öyle değiliz” açıklamalarına girmek zorunda değil. Hayatımıza giren insanlar da buna şahit oluyor zaten.    Çevrem beni tanıyarak önyargılarını aştı, Ben de onları tanıyarak önyargılarımı aştım. Karşılıklı saygı gösteriyoruz hayatlarımıza.  Beslenme konusunda beklediğim anlayışı, çocuklarına birşey yedirmeden önce  onlardan izin alarak ben de onlara gösteriyorum. Fotoğraf çekmeden önce “Fotoğraf çekebilir miyim?” deyip izin alıyorum. Çocuklarını dijital yetiştirmeyen aileler geldiğinde aletleri ortadan kaldırıyorum. Glutensiz beslenene glutensiz kek yapıyorum. Asitli su içenler için (biz içmesek de) asitli su alıyorum. Kafeinsiz kahve içenlere kafeinsiz kahve, süt kullanmayanlara bitkisel sütler alıyorum. Birlikte geçireceğimiz saatlerde ne yapacaksak ona göre onların da fikrini alıyorum. Ben onların fikrini aldıkça, onlar da benim fikrimi alıyor.   Hassasiyetlerini dile getiremediklerini söyleyenler soruyor: “Nereden geliyor bu cesaret?” Gerçekten bilmiyorum. Kendine sürekli soru soran biriyim.  Sanırım kendime verdiğim cevaplar cesaretimi arttırıyor. İsterseniz siz de sorabilirsiniz bu soruları kendinize: Ben kimim? Beni ben yapan ne? Nasıl yetiştim, nasıl geliştim? Nasıl sosyalleştim? Toplumdaki rolüm ne? İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyor? Düşüncelerimi etkileyenler kimler? Ben kendim hakkında neler düşünüyorum?   Herkesin yaşadığı çevre, karşılaştığı problemler farklı.  Biz Müslümanlar hakkında çok olumsuz konuşulmayan ama ona rağmen yeterince dikkate alınmayan bir yerde yaşıyoruz. Belediye başkanımıza göre göçmen kökenliler şehre geldiği günden beri yerellerle iyi anlaşıyor.   Bazı yerlerde toplum birarada yaşadığı için ilişki kurmak daha kolay oluyor.  Bazı yerlerde ise tam tersi.       Post Views: 399

Weiterlesen »

“Çocuklarıma Allah‘ı anlattım”

“Çocuklarıma Allah‘ı anlattım” Çevremdeki annelerin tecrübelerini önemsiyorum. Konu çocuklardan açıldığında soruyorum sorularımı:  Sen neler yaşadın çocukların küçükken? Nasıl anlattın farklılıkları onlara? Kindergarten’de neler yaşadınız? Okulda neler yaşadınız? Dikkat çekmeyen konularda neler yaptın? Nasıl konuştun öğretmenlerle?   Bir kaç gün önce böyle bir muhabbetim oldu tecrübelerine güvendiğim bir ablayla. Elli yaşlarında. Almanya’da yetişmiş. Çok iyi derecede Almanca da konuşuyor, Türkçe de. Kendini Türk hissettiği kadar Alman hissediyor. Çok kitap okuyan, kendini sürekli geliştiren biri. Güçlü bir kadın. Kendinden emin. Çekinmeden ifade edebiliyor kendini. Sadece kendi gibi düşünen insanların içinde yaşayan biri değil. Değişik din ve kültürlerden arkadaşları var. Okul arkadaşlarıyla hala irtibatta.   Kızımın gittiği Kindergarten’e gitmiş çocukları.   Müslüman çocuk pek yokmuş o zamanlarda. Bugünkü kadar dikkate alınmıyormuş Müslüman ailelerin talepleri. “Ne yaptın peki?” dedim. “Kindergarten’de hassasiyetlerimi dilegetirdim. Evde ise çocuklarıma Allah‘ı anlattım. Küçücük yaşlarda başladım anlatmaya. Ve her konuda konuştum onlarla. Sürekli konuşun çocuklarınızla, herşeyi anlıyorlar.”  Ne kadar önemli bir noktaya parmak bastı. “Çocuklarınızla sürekli konuşun!”   „Ben de küçük yaşlarda başladım Allah’ı anlatmaya“ dedim. “Allahı anlatmak” deyince birçok kişinin aklına günahlar veya yasaklar geliyor. Sanki Allah’ı anlatmaya günahlardan başlamak gerekiyormuş gibi. Sanki kainatta herşey Allah’ı anlatmıyormuş gibi.   Zaten yaşantımızla anlatıyoruz çocuklarımıza Allahı.   Kurduğumuz cümlelerle anlatıyoruz. “Allah ne kadar güzel yaratmış seni. Şu parmaklarına bir bak. Ne kadar çok şey yapabiliyorsun parmaklarınla.”  “Bak ne kadar güzel yağmur yağıyor. Ağaçlar susamış, Allah onlara ihtiyaçları olan suyu veriyor.”  “Gökyüzü ne kadar güzel. Dağlar ne kadar güzel. Ağaçlar ne kadar güzel. Kuşların sesleri ne kadar güzel. Dünya ne kadar güzel.”   Sadece konuşarak değil, gün içerisinde Kuranı Kerim dinleyerek, yanlarında ibadet ederek, okuyarak, dünyaya, topluma faydalı bir insan haline gelerek, kul hakkına hassasiyet göstererek anlatabiliriz Allah’ı.   Soru sormasa da çocuk Allahla olan bağımıza şahit olacak. İzleyecek bizi dua ederken, namaz kılarken. Cemaatle kılınan Cuma namazını izleyecek. Kabe’yi tavaf eden insanları görecek videoda. Allahtan bahsettiğimiz konuşmalara şahit olacak. Çevremizdeki insanlara yardım ederken, örümceği öldürmeden evden çıkartırken görecek bizi. Henüz konuşmaya başlamasa da bir çok soruya bu şekilde cevap alacak.   Sonra sormaya başlayacak. Çok zor değil aslında çocukların sorduğu soruları cevaplamak. Çeşitliliğe önem veren Kindergartenler bile anlatıyor artık bu konuları. Bizim Kindergarten “Helal ne demek?” diye bir konu işlemiş çocuklarla biz Kindergarten’e başlamadan önce. “İlk defa böyle birşey duyuyorum” dediğimde “Çocuklar helal beslenen çocukları görüyordu. Anlamaları için helalin ne demek olduğunu anlatmak istedik.” dedi.   Çoğu zaman aileler çocuklarının anlamayacağını düşünerek anlayabilecekleri şeyleri bile anlatmıyor. Oysa çocuklar Kindergarten’de 2-3 yaşlarında tanışıyor dinle.  Kiliseye ait olmayan Kindergartenler bile haftalarca Weihnachten‘e (noele) hazırlanıyor. Ostern (paskalya) geldiğinde yeniden bir coşku sarıyor Kindergarten’i. Çocuklar günlerce arayacakları tavşanı, alacakları hediyeleri konuşuyorlar. Her ne kadar ‘geleneksel’ dense de sembollerle (yıldız, yumurta) anlatılıyor din çocuklara.   Pek çok hikaye dinliyorlar. Şarkılarla öğreniyor önemli isimleri. St. Martin, Nikolaus, Weihnachtsmann, Christkind ile tanışıyorlar. 3-4 yaşında onca isimle tanışan çocuk neden Peygamber Efendimizle ve sahabelerle de tanışmasın ki?   Diğer dinleri de tanısın, kendi dinini de tanısın.  St.Martin’ı de tanısın, Hz.Ali’yi de. Nikolaus’u da tanısın, Hz. Muhammedi de.  Hz.İsa’yı önce Kindergarten’de dinlesin, sonra bizden dinlesin. Duyduğu herşeyi bir kez de bizden dinlesin.   Kafası karışmaz mı? Neden karışsın? Sürekli konuşulan, sürekli soruları cevaplanan bir çocuğun kafası neden karışsın? O zaten farkında Hristiyan olmadığının.   Diğer yandan, toplumda her zaman karşısına farklı dinlere mensup, farklı yaşantıları olan insanlar çıkacak. Herkes herşeyi farklı yorumlayacak. Müslüman çevresinde bile herkesle aynı fikirde olmayacak. Farklı inançlar, farklı yaşam tarzları, farklı bakışaçılarıyla erkenden tanışan çocuk kendini tanıyarak güçlenecek.   Aileler birbirlerini destekleyebilir bu konularda.  Eminim herkesin çevresinde bu konuları önemseyen aileler vardır. Fikir alışverişleri yapılabilir, karşılıklı tecrübeler dinlenebilir. Hatta birlikte sorgulanabilir pek çok konu. Allah’ı anlatanlar neden anlatıyor, anlatmayanlar neden anlatmıyor?   Hiç kimse yoksa konuşacak, internet var. Sosyal medyada bu konularda paylaşımlar yapan, hatta özel soruları bile cevaplayan hesaplar, Youtube videoları var. Yorumlarda ortak konulara ilgi duyan insanlarla tanışma imkanı var.   Sosyal medya yoksa Google var. ChatGPT var, Alexa var. Bazen çocukların sorduğu bilimsel soruları cevaplayamıyor “Git ChatGPT’ye sor” diyorum. Maşallah çok da güzel cevaplıyor ChatGPT 🙂    Herkesin aradığı herşeyi bulabileceği bir dünyada yaşıyoruz artık. “How can I…” “Çocuklarıma nasıl…” “Wie kann ich..” diye başlayan bütün soruları internet cevaplıyor.   Bu konuyu ciddi manada önemseyen aileler internette bir grup kurup bu konularda fikir alışverişi yapabilecek aileleri bir araya getirebilir. Yüzyüze buluşabilecekleri ortamlar oluşturabilirler. “Bu konuları konuşacak insan bulamıyorum” veya “Google’de araştırma yapmaya vakit bulamıyorum” diyenler yorumlara merak ettiklerini yazarsa ben sizin için araştırma yapar, burda yayınladığım gibi yayınlarım linkleri.  *** Çocuklara Allah’ı anlatmak veya anlatmamak herkesin kendi tercihi. Herkes kendi çocukluğundan, kendi Kindergarten döneminden yola çıkabilir bu kararı alırken.  Diğer Müslümanların dini yaşantısı, hataları ölçü değil alacağınız kararda.  Allah’ı tanımak ve tanıtmak isteyenler için ortada iki kaynak var sadece: Kuran-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz Facebook Twitter WhatsApp BLOGA DESTEK OLMAK İSTİYORUM Bunlar da ilginizi çekebilir: Post Views: 750

Weiterlesen »

Lütfen devam edin.. Çocukların geleceği için..

Lütfen devam edin.. Çocukların geleceği için.. Dün bir öğretmenle tanıştık. Konu göçmen kökenli ailelere gelince, bloguma da geldi. Şöyle bir konuşma geçti aramızda: Ne yapıyorsun blogda? Müslüman bir ailenin hayatını internete taşıyorum. Çok okuyan var mı? Bloglar eskisi gibi okunmuyor. Çok okuyan yok ama zaten büyük bir kitleye ulaşsın diye yazmıyorum. Merak edenler Google’e yazdığında belki blogumla karşılaşır. İlgilerini çekerse tekrar gelirler. Instagramdayken öğretmenler, eğitmenler, okul müdürleri vardı listede. Nerden anlıyordun? Özelden mesaj gönderiyorlardı. Ama bence okullar hala Müslüman aileleri dikkate almıyor. Müslüman aileler deyince hemen problemler geliyor akla. Öyle ama.. Birçok çocuk Almanca bilmiyor ilkokulda. Ama dil sorunu olmayan Müslüman çocuklar da hayli fazla. Hep veli toplantılarına katılmayan göçmen kökenli aileler konuşuluyor. Gerçekten gelmiyorlar. Ama gelen de çok! Okulu ve öğretmenleri destekleyen çok sayıda göçmen kökenli aile var artık. Doğru! Genellememek gerekiyor. Gruplaştırmamak da. Benim yaşam tarzımla bir başka başörtülü annenin yaşam tarzı farklı. *** Oğlumun öğretmeniyle de bir sene boyunca bu konuları konuştuk gezilerde. Önceki sınıfında bütün öğrenciler Müslümanmış. Aileler noelde figür kesmelerine bile izin vermiyormuş. ‘Yasaklayıcı bakış açısını doğru bulmuyorum. Siz orda istediğiniz figürü koyabilmelisiniz. Kardan adam da koyarsınız. Çocuk istediğini seçer. Figür kesmekle Hristiyan olmuyor çocuklar’ deyince ‘Benim hiç bu kadar açık düşünen bir velim (Müslüman bir velim demek istedi) olmadı’ dedi. Sonra bizim sınıfa noel geldi. Kutlama yapıldı. Öğretmen çeşit çeşit figür koydu sınıfa. Kardan adam da vardı. Çocuklar istediklerini aldılar.   Sonra Ramazan geldi. Hiçbir şey yapılmadı. Benim birlikte yaşama anlayışıma göre öğretmen aynı noelde yaptığı gibi bir etkinlik yapıp ortaya üç seçenek koyabilirdi: Ostern(Paskalya), Ramadan, Pessach. Kim hangisini istiyorsa onu seçebilirdi. Tabi öğretmen böyle bir aktivite de yapmak zorunda değildi ama yapabilirdi de.  Kısa bir süre sonra çocuklar harıl harıl bize Ostergeschenk (Paskalya hediyesi) hazırlamaya başlayınca bu durum oğlumun dikkatini çekti: Anne ben anlamıyorum. Günlerdir size hediye hazırlıyoruz. Ama biz Ostern kutlamıyoruz ki. Neden size bayram hediyesi hazırlamıyoruz? ‘Hadi gel biz sınıfa hazırlayalım’ dedikten sonra ortaya yumurta ve ay kurabiyeleri çıktı. Yanına da bir not bıraktım. Fotoğrafların devamı burda. Öğretmen fikre bayılmış. Ramazan’ı ailelerden tepki almaktan korktuğu için konu etmemiş. Bir önceki sınıfında ailelerin yaptığı baskının aynısı bu aslında. Çocukların hayatında bir başka dine, bir başka yaşam tarzına yer vermiyor aileler. Yine bir geziye çıktık. Uzun uzun konuştuk bu konuyu. “Aileler kendi korkularından dolayı herşeye tepki verirse çocuklar birlikte yaşamayı nasıl öğrenecek? Ya birbirlerini yakından tanıyacak, kabul edecek ya da aileleri gibi bir süre sonra yollarını ayıracak, kendi içlerinde gruplaşacaklar.” dedim. “Bir de Ramazan’dan neden korkuyor ki aileler? Tanımadıkları için. Çünkü hala Ramazan deyince akıllara ‘susuzluk ve açlık’ geliyor. Oysa Ramazan insanların kendini sorguladığı, çevresini daha fazla dikkate aldığı, iyiliklerini arttırdığı bir dönem. Kime ne zararı olabilir ki?” dedim. “Biliyor musunuz, biraz da kendime güvenmediğim için anlatmadım. Belki de doğru anlatamam” dedi. “Ben size kaynak gönderirim” dedim ve o sene hazırladığım projeyi ve diğer kaynakları gönderdim. Projede Ramazan’da bir günü anlatan resimler ve bir hikaye var. Hikayede aile çocuklara Ramazan görevi veriyor. Çocuklar bütün gün kediyle ilgileniyor. Akşama birlikte iftar yapıp, iftar sonrası aile akşamında eğleniyorlar. Son sayfada ayın üzerinde yatan bir kedi var. Çocuklar onu boyayıp odalarına asabiliyor. (Bu proje Klett Kita Verlag’ın Kindergartenler için hazırladığı bir dergide yayınladı. Yayınevinden bu sene bir mail daha geldi. İçerik çok beğenilmiş. Burda yayınlandı.) “Ama anlatmak zorunda değilsiniz. Bu sizin kararınız. Anlatırsanız öğrencileriniz de aileler de değer gördüklerini hissedecek.” dedim. Bir süre sonra mailleştik öğretmenle. Dediğini yapmış.   Konu konuyu açınca biraz sitem ettim: Biliyor musunuz bazen kendimi çok yorgun hissediyor, her girdiğim ortamda Müslümanların yaşam tarzına dikkat çekmek yerine geri çekilip Müslüman Community’nin içinde rahat rahat yaşamak istiyorum. Şöyle cevap vermiş: “Lütfen devam edin. Bakın bana farkındalık kazandırdı bakışaçınız.’” Öğretmenin bana yazdığını ben de size yazıyorum. Lütfen devam edin. Değişmesini istediğiniz ne varsa o yolda emek vermeye devam edin. Bakışaçınız farkındalık kazandıracak çevrenize. Yorulduğunuzda geri çekilin, bir süre dinlenin ama pes etmeyin. Bazı şeylerin değişmesi seneleri alacak olsa da, Bazı şeyler değişmeyecek olsa da, Dönüp arkanıza baktığınızda ‘en azından mücadele ettim’ diyeceksiniz. Yaptıklarınız bilinmese de, görülmese de, hatırlanmasa da çocuklarınız unutmayacak verdiğiniz mücadeleyi. “Şuan bu durumda annem olsaydı ne yapardı? Babam olsa ne yapardı?” diye soracaklar kendilerine. Yaradana olan bağınız, kendinizle barışık haliniz, insan ve hayvan sevginiz, sokaktaki bitkiye tanıdığınız yaşam hakkı, farklı yaşam tarzlarına karşı gösterdiğiniz anlayış, önemsediğiniz bütün değerler her an eşlik edecek hayatlarına.   Facebook Twitter WhatsApp BLOGA ÜYE OL! Post Views: 503

Weiterlesen »

Doğumgünü çocuğu Hussein

Hussein doğumgününü kutladı dün akşam. Her sene büyük bir kutlama yapıyormuş. Biz bu sene ilk kez katıldık.   Doğumgününü vesilesiyle senede bir gün bütün çevresiyle bir araya geliyor. İçten cümlelerle bir davetiye hazırlamış. Herkesi uyarmış davetiyesinde: “Lütfen hediye getirmeyin! Onun yerine Lübnandaki ihtiyaç sahipleri için ortaya birşeyler koyalım hep birlikte” Sordum eşine. 70 kişi gelmiş. Nasıl rengarenk bir ortam. Daha çok sarı bir ortam:) Davetliler arasında Alman-Türk, Alman-Arap, Alman-Rus da var. Herkes Almanca konuşuyor, herkes birbiriyle konuşuyor. Kendi içinde gruplaşan ve farklı bir dilde konuşan yok. Zaten çoğu birbirini tanıyor. Tanımayanlar ise ortak konularda konuşarak tanışıyor. Bizim masa kız tarafı 🙂 O yüzden damat Hussein’in çevresini tanımıyoruz.   Herkes Almanca konuşsa da farklı hissediyorum kendimi bu ortamda. Bir doğumgünü kutlamasındayız, Bierbank’da (bank) oturuyoruz, ama bira kokusu yok. Sarhoş olup saçmalayan, saçmalarken kadınları aşağılayan erkekler yok. Sigara dumanı yok. Belki de içen var ama dibimde içen yok. “Senin ne işi var burda?” der gibi bakan yok. Bir farklı sıcak. Sanki akrabalar birbirleriyle.   Hussein’in babası mangalın başında. Hava aşırı sıcak. Oturduğumuz yerde terliyoruz. Ama Hussein’in babası saatlerce kalıyor mangalın başında. Yanında yardımcılarıyla. Gelini “O ordan ayrılmaz zaten” diyor. Hussein ve annesi ne kadar sosyalse o o kadar içine dönük biriymiş. Ama nasıl tatlı bir baba. Hepimiz biliyoruz o yaşlardaki Müslüman teyze ve amcaların doğumgünü alışkanlıkları olmadığını. “Doğumgünü de neymiş” deyip geri çekilmek yerine, Oğlu için nasıl da uyum sağlamış ortama. Köftenin hamurunu Hussein kendi elleriyle hazırlamış. Eşi de işten sonra üç tepsi kek yapmış. “Maşallah hangi ara yaptınız bunları?” dedim. “Akşam 9’da” dedi. Hussein’in eşi iş seyahatleri yapan biri. Aşırı yoğun yani. Haftaiçi yine 3 gün iş seyahatindeymiş. “Çok yorgunum, nerden çıktı bu doğumgünü daveti” demek yerine son enerjisini eşi için mutfakta kullanmış. Yardım eden pek çok insan vardı. Annesi bir ara babasıyla misafirlere yeni banklar açıyordu. Annesini de hiç otururken görmedim. Misafirlerine ailece gösterdikleri ilgi alakaya hayran kaldım. Doğumgünü çocuğu Hussein de hiç oturmadı. Bir yandan babasına köfte taşıyor, bir yandan eksikleri gözlemliyor, bir yandan da gelen herkesi karşılıyordu.   Misafirlerle tanışmaya başladım. Suriye’den gelmiş bir kadın. Geleli 8 sene olmuş. Kendini rahatlıkla ifade edebilecek şekilde Almanca öğrenmiş. Çocukları biraz daha büyüdüğünde meslek eğitimi almak istiyormuş.   Gelen misafirlerin bir kısmı çok yaşlı, bir kısmı orta yaşlı, bir kısmı kendi yaşıtları. Tabi bir sürü de çocuk vardı. Onlara özel şişme oyun parkı (Hüpfburg) kurulmuş.   Bir teyzeyle tanıştırdı eşi bizi. “Hussein’in British anneannesi” dedi. Kadın ne güzel şeyler söyledi manevi torunu hakkında.   Bir karı koca geldi. Hussein’in eski öğretmenleriymiş.   Genç bir adam hava kararınca her yere lamba yerleştirdi. “Bu da en yakın arkadaşı” dedi eşi. Lübnanlı veya Müslüman değil. Onca farklılığa rağmen çok yakın arkadaş olmayı başarmışlar. Arkadaşının yaşam tarzını bilmiyorum. Hussein dindar bir Müslüman. Ama sınırları engel olmamış kurdukları dostluğa.   “Nereden tanıyor bu kadar insanı?” diye sorduk eşine. “Her yerden” dedi. Dünyanın farklı ülkelerinden, farklı şehirlerinden gelenler olmuş. Bir kısım dostluklar anne babasıyla başlamış. Hussein o dostlukların içinde büyümüş. Ailesi Almanya’ya 30 sene önce gelmiş. Geldiği gibi toplumun içine girmişler. Gönüllü işler yapmış annesi. Çok büyük bir çevresi var. Son 12 senedir ise bir yardım kuruluşunda resmi çalışıyor. Yeni gelen ailelerin ihtiyaçları, problemleriyle ilgileniyor. Görüntüsüne baktığınızda, başörtüsünü geniş örten, uzun uzun elbiseler giyinen bir kadın. Bu şekilde sevilmiş, bu şekilde kabul görmüş toplumda.   Oğlu Hussein de onun kadar sosyal yetişmiş. Kocaman bir çevre kurmuş kendine. Tanıştığı insanları bırakmamış. Aramaya, sormaya, görüşmeye devam etmiş. Eski iş arkadaşları arkadaşları olmuş. Girdiği yönetim kurullarında (Vorstand) dedelerle arkadaş olmuş. Her yere girmiş çıkmış. Eşi diyor ki “Yaşadığı yeri çok seviyor. Tatilde sıkılıyor buraları özlediği için. Haftasonları sabah erkenden kalkıp yaşlılarla yürüyüş yapıyor. Hafta içleri akşamları arkadaşlarıyla buluşuyor. Sürekli insanlarla irtibat halinde.”   Oturduğum masada “Hussein Youtuber olmalı, daha büyük bir kitleye ulaşmalı, gençler onu tanımalı” dedim. Eşi “Yapmaz” dedi. Hussein geldi masaya. “Sen Youtuber olsana” dedim. “Neeeeee”(olmaz) dedi. Ama “Ben yapamam öyle birşey” demedi:) Valla ümitliyim. “Valla ikna olursa yapar” dedim durdum içimden 🙂 Teknik bir ekip kursa kendine. Hayatlarından kesitler paylaşsa, çevresindeki insanlarla buluşup muhabbet etse ve o muhabbetler Youtube’da yayınlansa. Çevresinde kitap gibi insanlar var. 70-80 seneyi geride bırakanlar, toplum için yerinde duramayan iyi insanlar, çalışkan, üretken gençler.. Var da var.. Konuşacakları konular eminim gençlere yol gösterir. Her gencin aile içinde Hussein’in gördüğü desteği görme imkanı yok. Ama Youtube’da kendilerini geliştirme imkanları var.   Hussein dört ay önce başlamış doğumgününü organize etmeye. Her sene bu şekilde kutladığı için çok tecrübeli.  “Sen Eventmanager da olabilirsin” dedim. Adama neden yeni bir iş arıyorum bilmiyorum:) Zaten iyi bir işi var. Aslında ne kadar güzel bir tablo. Bir insanın sadece bir iş değil, bir kaç iş yapabileceğini gösteriyor.   Hayran kaldım Hussein ve ailesinin insan ilişkilerine. Biz dün Hussein’in doğumgününü kutlamadık sadece. Hussein’in ömrünü kutladık!   Onun yaşantısından kendime şu notları aldım: Göçmen çocuğu Hussein yaşadığı şehre kendini ait hissediyor. İnsanları dili, dini, ırkına göre seçmiyor. Herkese sıcak davranıyor, gülümsüyor, değer veriyor. Yerinde durup beklemiyor. Harekete geçiyor. Üretiyor. İnsanlarla tanışıyor. Tecrübelerini dinliyor. Toplumu gözlemliyor. Olumsuz olayları, olumsuz insanları kafasına takmıyor. Doğumgünlerinde bile  toplumun farklı kesimlerini bir araya getiriyor, ihtiyaç sahipleri için bağış topluyor. Kendi değerleriyle kurduğu dünyasında kendi kalmaya, insan sevmeye, insanlarla tanışmaya ve insana değer vermeye devam ediyor. Allah razı olsun! Allah daim etsin!   *** Toplumda karşılaştığım insanları yazıyorum.   Size anlatmak istediğim yaklaşık 100 hikaye var.  Bir de bir bölüm hazırlıyorum sizin için.  Siz yazacaksınız ben paylaşacağım.  Sizi buluşturabilmek için desteklerinize ihtiyacım var. Burdan üye olabilir: Üye ol! Burdan blogda yaptığım çalışmalara destek olabilirsiniz: Destek Ol!  Post Views: 458

Weiterlesen »

Anaokullarında Ramazan Postası

Anaokulları için hazırladığım Ramazan çalışması geçtiğimiz hafta Klett Kita Yayınevi tarafından yayınlandı. Çalışma “Rundum stark in allen Bildungsbereichen” adlı kitapçığın içinde yer alıyor. Çalışmanın adı: Wir haben Ramadanpost! (Ramazan postamız var) Neler var içinde? İki çocuklu, bir kedicikli Ramazan hikayesi Hikayeye uygun fotoğraflar Konuya uygun bir aktivite Ramazan’a dair önemli bilgiler Anaokulu öğretmenlerinin kullanabileceği metodlar Çalışma 10 sayfa. Çalışmanın kapağını bu postun altında yayınladım. Çocuklarınızın anaokulu öğretmenlerine tavsiye edebilirsiniz. Kitapçığa ulaşmanın tek yolu senelik abone olmak veya 15 Euro’ya denemelik abone olup 14 gün içerisinde aboneliği iptal etmek. Kitapçığın sipariş numarası: 866270   UPDATE! 20.09.2023 Çalışma Klett Kita Verlag’ın kendi sitesinde yayınlandı.  Wir haben Ramadanpost! Post Views: 642

Weiterlesen »